|
Tarih: 10
Aralık 2009...
Yer: Bursa Mustafakemalpaşa'da Bükköy Maden İşletmesi...
19 ölü...
Tarih: 23 Şubat 2010...
Yer: Balıkesir Dursunbey, Şentaş Madencilik İşletmesi...
13 ölü...
Tarih: 17 Mayıs 2010...
Yer: Zonguldak Karadon Maden Ocağı Yapıtek Şirketi...
30 ölü...
Tarihler
ve yerler değişiyor; ama sonuçta her zaman ölüm
hep bize, emekçilere düşüyor...
Tarihler ve yerler değişiyor; ama sonuçta bütün
katliamların özelleştirilmiş ya da taşerona verilmiş
işletmelerde yaşandığı gerçeği değişmiyor.
Tarihler ve yerler değişiyor; ama sonuçta başbakanın
ve ölümlerden sorumlu bakanların ahlaksızca ve
utanmazca açıklamaları değişmiyor.
Madenlerdeki vahşi sömürü düzeni katliamlar yaratmaya,
ocaklar söndürmeye devam ediyor. Zonguldak'ın
Kilimli Beldesi'nde bulunan Türkiye Taşkömürü
Kurumu (TTK) Karadon Müessese Müdürlüğü'ne bağlı
kömür ocağında 17 Mayıs günü saat 13.28'de meydana
gelen grizu patlamasında göçük altında kalan 30
maden işçisinden 28'inin cesedine 3 gün sonra
ulaşıldı. Toprak altında kalan 2 işçinin cesetlerine
ulaşmak için çalışmalar sürerken madencilerin
sağ kurtulmalarının düşük bir ihtimal olduğu ifade
ediliyor. Yerin 540 metre altında bulunan 30 maden
işçisinden cesetlerine ulaşılanlardan 19'u havuz
bölgesinde, 9 ceset de patlamanın meydana geldiği
yerin arkasında bulundu.
Bölgede galeri açma işini ihale ile alan taşeron
Yapıtek Şirketi tarafından işletilen kömür ocağında
meydana gelen grizu patlaması, güvencesiz, kuralsız
ve yalnızca kar hırsına dayalı kapitalist sistemin
kirli yüzünü bir kez daha gösterdi. Örgütsüz ve
sendikasız işçinin de nasıl bir felaketle karşı
karşıya olduğu yeniden ortaya çıkmış oldu.
Maden Mühendisleri Odası Başkanı Mehmet Torun,
kazanın olduğu katın devlet tarafından özel sektöre
verilmiş bir alan olduğunu, ocağın üst katlarının
ise devlet tarafından işletildiğini ve kamu işçilerinin
çalıştığını dile getiriyor. Bu kadarı bile, maden
sisteminin nasıl deforme edilmiş olduğunu, çalışma
koşullarının nasıl abuk sabuk bir noktaya taşındığını
ve örgütsüzleştirme operasyonunun nelere yol açtığını
gösteriyor. Yine Torun'un "yaşam koşulları
çok zor. Şu anda 600-700 lira maaş alan yeraltı
işçileri var. Eğitim seviyeleri düşük" sözleri
bir kez daha gerçekleri göz önüne seriyor.
Taşeron ve Suç
Kazanın olduğu gün maden ocağının kim tarafından
işletildiğinin gizlenme nedeni de böylece anlaşılıyor.
Çünkü aslında bu, mevcut yasalara göre de bir
suç oluşturuyor. Devlet, Karadon Müessese Müdürlüğü'ne
ait maden ocağında meydana gelen patlamadaki sorumluluğunu
gizlemeye çalışıyor; çünkü asıl işveren olan devletin,
asıl iş kapsamındaki galeri açma işini taşeron
Yapıtek firmasına verdiği ve katledilen işçilerin
de bu firmaya bağlı çalıştıkları biliniyor. Devletin
kendi asli işini taşeron şirkete devretmesi aslında
anayasal bir suç. Yapılan denetimlerin ne anlama
geldiği ise bu olayda anlaşılıyor; Ekim ayındaki
denetimde örneğin, bu işin nasıl olup da taşerona
yaptırıldığı merak bile edilmiyor.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı'nın klasik yalanlarını
ise artık kimse yutmuyor. Bakandan çok cenaze
levazımatçısı olan Dinçer, bu olayda da herhangi
bir ihmalin olmadığını, madenlerin periyodik olarak
6 ayda bir denetlendiğini ve en son denetlemenin
Ekim 2009'da gerçekleştiğini ve bir sorunla karşılaşılmadığını
söylüyor. Ama Dinçer zaten bunu hep söylüyor.
11 Aralık 2009'da Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'ndeki
maden katliamında da, 23 Şubat 2010'da Balıkesir'in
Dursunbey İlçesi'ndeki katliamda da Dinçer yine
sahneye çıkmış ve "Madenlerin önceden denetlemeleri
yapıldı; herhangi bir sorunla karşılaşılmadı"
açıklaması yapmıştı. Bu arada sendikaların ve
meslek kuruluşlarının "denetlemeler işverenden
bağımsız olmalıdır" görüşünü ise dikkate
alan bile yok.
Örgütsüzlük Felaketleri Hazırlıyor
DİSK Dev Maden-Sen Genel Başkanı Çetin Uygur,
kazadan kurtulan işçilerin ifadelerine göre, galeri
açmak için yapılan dinamit atımından 20-25 dakika
sonra kazanın meydana geldiğinin anlaşıldığını
söyledi. "Galeri açmadan önce sondaj yapılarak
karşılarında neyin olduğunu görmek gerekir"
diyen Uygur, şöyle devam ediyor: "Eğer bir
kömür yatağı tespit edilmişse taşkömürünün içinde
barındırdığı gazın alınması gerek ve çalışmanın
bu koşullara göre yapılması gerek. Bu durum sondaj
aşamasının taşeron şirket tarafından atlandığına
işaret ediyor. Bu bile Zonguldak'taki madende
yaşananın iş cinayeti olduğunu görmeye yeter."
Madenlerde çalışan mühendislerin ve işçilerin
örgütlenmeleri gerektiğini belirten Uygur, maden
mühendisi odalarıyla işçi sendikalarının madenin
yönetiminde söz ve karar sahibi olmaları gerektiğini
ve denetleme yapma yetkilerinin olması gerektiğini
söylüyor. Uygur, her sene yapılan iş sağlığı ve
güvenliği toplantılarında gerek maden mühendisleri
odasının gerek de işçi sendikalarının madenlerde
denetleme yetkisi istediğini ancak bu talebin
"Ben zaten yapıyorum" denilerek Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından reddedildiğini
beliriyor.
Ve En Ağırı: İşçilerle Alay
Eden Bir Başbakan...
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, emekçiler bir de
AKP hükümetinin başbakanı ve yetkili bakanlarının
alayları ve utanmazlıklarıyla karşılaşıyorlar.
Örneğin 19 Mayıs günü bölgeye giden Tayyip Erdoğan
"Bu mesleğin, kaderinde maalesef var. Bu
mesleğe giren kardeşlerim de, bu mesleğe girerken
içerisinde bu tür şeylerin olacağını bilerek giriyorlar"
diyerek büyük bir pişkinlikle maden işçilerinin
ölüme mahkum olduklarını ilan ediyor. Protestocuları
ise "provokatör" olarak damgalamak zaten
genel bir alışkanlık artık.
Her katliamdan sonra yapılan ikiyüzlü açıklamalara
duyulan tepki Zonguldak'ta patladığında, hemen
polis devreye giriyor. 19 Mayıs'ta özel helikopteriyle
Zonguldak'a gelen Erdoğan, kurtarma çalışmalarının
sürdüğü bölgede madenci yakınlarının ve ailelerin
bulunduğu çadırda protesto ediliyor ama korumalar
ve polisler, emekçiyi yaka paça gözaltına alarak
olay yerinden uzaklaştırıyorlar. Polis havaya
ateş açıyor, daha sonra da tutuklamalar başlıyor.
Erdoğan'ın ziyaretini protesto etmek isteyen bir
grup öğrencinin oturma eylemi ise yine polisle
karşılaşıyor.
Bir Kez Daha, Bir Kez
Daha... Örgütlülük Hayat Kurtarır!
Sonuç olarak, son 7-8 aylık maden bilançosunun
ortaya çıkardığı gerçek, sadece sosyal haklarını
korumak için değil, bizzat hayatta kalabilmek
için de işçi sınıfının kendi gücünden, örgütlülüğünden
başka bir şeye güvenemeyeceğini gösteriyor. Emekçilerin
hayatını hiçe saymakta yarışan patronlar ve onların
hizmetkarı olan devlet, bir yandan katledip diğer
yandan alay ederken bu gerçeği de bize öğretmiş
oluyorlar. Boş umutlara kapılmadan, takdir-i ilahi
nutuklarına aldanmadan mücadele etmek, örgütlenmek,
yine mücadele etmek, hem maden işçilerinin, hem
de bütün emekçilerin tek kurtuluş yoludur. "Kurtulmak
yok tek başına / Ya hep beraber ya hiçbirimiz"
sloganını bir kez daha hayat doğruluyor ve önümüze
dayatıyor.
|